Çocuklarımıza Allah'ı nasıl anlatalım?
Uzmanlar, çocuklarına Allah’ı yasaklarla anlatan ebeveynlerin çocukları Allah’tan soğuttuğunu söylüyor.
Allah'ı korkulan, yasakçı bir üslupla anlatan; ayıp, yasak, günah üslubu kullanan ebeveynler, çocuklarını Allah'tan soğutur. Allah anlatılırken sevgi veren, yaratan, koruyan vs. vasıfları öğretilmeli. Çocuğa anlatacağınız şeyleri yaşamak ve göstermek en güzel eğitimdir. Çocuğun sorularına da yaşına uygun ve basit cevaplar vermeyi unutmayın.
Çocuklar 3 temel duygu ihtiyacıyla doğarlar. Bunlar bağlanma, güven ve sevgidir. Bu temel duygular karşılandığı zaman çocukta sağlıklı yapı gelişir. Bu duygulardan önce korku ile tanışan çocukta kaygılı yapı oluşur. Allah bilinci verilirken Allah'ı korkulacak ve cezalandıran bir otorite olarak değil de yaratan, yaşatan, seven, koruyan, gözeten, sahip olduğumuz her şeyi bize veren güçlü bir zat olarak tanıtmalıyız çocuğumuza. Nasıl ki çocuğun annesini, babasını ve hayatı güzel duygularla tanıması önemliyse Allah'ı aynı duygularla tanıması da bir o kadar önemlidir.
Allah'ı korkulan, yasakçı bir üslupla anlatan; ayıp, yasak, günah üslubu kullanan ebeveynler, çocuklarını Allah'tan soğutur. Allah anlatılırken sevgi veren, yaratan, koruyan vs. vasıfları öğretilmeli. Çocuğa anlatacağınız şeyleri yaşamak ve göstermek en güzel eğitimdir. Çocuğun sorularına da yaşına uygun ve basit cevaplar vermeyi unutmayın.
Çocuklar 3 temel duygu ihtiyacıyla doğarlar. Bunlar bağlanma, güven ve sevgidir. Bu temel duygular karşılandığı zaman çocukta sağlıklı yapı gelişir. Bu duygulardan önce korku ile tanışan çocukta kaygılı yapı oluşur. Allah bilinci verilirken Allah'ı korkulacak ve cezalandıran bir otorite olarak değil de yaratan, yaşatan, seven, koruyan, gözeten, sahip olduğumuz her şeyi bize veren güçlü bir zat olarak tanıtmalıyız çocuğumuza. Nasıl ki çocuğun annesini, babasını ve hayatı güzel duygularla tanıması önemliyse Allah'ı aynı duygularla tanıması da bir o kadar önemlidir.
Salavat-ı Şerife getirmenin faydaları
Peygamber Efendimize (sav) Salavat-ı Şerife getirmenin bir çok faydası vardır.bunlar;
1-) Salavat, Ahzab suresi, 56.ayete göre Allah’ın emrine itaattir.
2-) Salavat, günahların affına vesiledir.
3-) Peygamberimiz(s.a.v)’e yakın olmanın en güzel ve en kolay yo...ludur.
4-) Peygamberimiz de kendisine salavat getirene mukabelede bulunur.
5-) Her salavat getirenin ismi Peygamberimize arz edilir.
6-) Salavat okuyan kimse, Allah ve Resulünün muhabbetini diğer muhabbetlere tercih eder. Onun ahlakı ile ahlaklanmada seviye alır, kötü ahlaktan kurtulur, fazilete erer.
7-) Allah’ın rahmetinin üzerine inmesine vesile olur.
8-) Salavat, unutulan bir sözün hatırlanmasına vesile olur.
9-) Salavat, duanın kabulüne vesiledir.
10-) Yine salavat, kıyametin o zor günde, arşın gölgesinde gölgelenmeye vesiledir.
Nitekim bir Hadis-i Şerif-te şöyle buyrulur;
Kıyamet gününde üç kişi, Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenir:
1-) Üzüntülü kişinin sıkıntısını teselli eden kişi,
2-) Benim sünnetimi ihya eden kimse,
3-) Benim üzerime çok çok salavat eden kimse,

1-) Salavat, Ahzab suresi, 56.ayete göre Allah’ın emrine itaattir.
2-) Salavat, günahların affına vesiledir.
3-) Peygamberimiz(s.a.v)’e yakın olmanın en güzel ve en kolay yo...ludur.
4-) Peygamberimiz de kendisine salavat getirene mukabelede bulunur.
5-) Her salavat getirenin ismi Peygamberimize arz edilir.
6-) Salavat okuyan kimse, Allah ve Resulünün muhabbetini diğer muhabbetlere tercih eder. Onun ahlakı ile ahlaklanmada seviye alır, kötü ahlaktan kurtulur, fazilete erer.
7-) Allah’ın rahmetinin üzerine inmesine vesile olur.
8-) Salavat, unutulan bir sözün hatırlanmasına vesile olur.
9-) Salavat, duanın kabulüne vesiledir.
10-) Yine salavat, kıyametin o zor günde, arşın gölgesinde gölgelenmeye vesiledir.
Nitekim bir Hadis-i Şerif-te şöyle buyrulur;
Kıyamet gününde üç kişi, Allah’ın arşının gölgesinde gölgelenir:
1-) Üzüntülü kişinin sıkıntısını teselli eden kişi,
2-) Benim sünnetimi ihya eden kimse,
3-) Benim üzerime çok çok salavat eden kimse,

İftar Duası
aallah Im Senin Rizan Icin Oruc Tuttum.sana Inandim Sana Guvendim.senin Verdigin Nimetlerle Orucumu Aciyorum.ibadetleri Kabul Buyur.gecmislerimize Rahmet Eyle.sukurler Olsun Verdigin Nimetlere>>amin
Kim Inanarak Karsiligini Allah(c C) Dan Umarakoruc Tutarsa Gecmis Gunahlari Affolur>>kim Yalan Soylemeyi Ve Onunla Amel Etmeyi Birakmassa Allah Onun Yemesini Icmesini Terk Etmesine Kiymet Vermez.>>( Hadisi Serif)
Ey Iman Edenler!oruc Sizden Onceki Ummetlere Farz Kilindigi Gibi Sizzede Farz Kilindi.umulurki Korunursunuz>>bakara 183)
Kim Inanarak Karsiligini Allah(c C) Dan Umarakoruc Tutarsa Gecmis Gunahlari Affolur>>kim Yalan Soylemeyi Ve Onunla Amel Etmeyi Birakmassa Allah Onun Yemesini Icmesini Terk Etmesine Kiymet Vermez.>>( Hadisi Serif)
Ey Iman Edenler!oruc Sizden Onceki Ummetlere Farz Kilindigi Gibi Sizzede Farz Kilindi.umulurki Korunursunuz>>bakara 183)
şifa duası
Hz. Âise (r.a.)''den rivâyete göre Rasûllah (s.a.v.) kendilerine bir hasta getirildiginde söyle duâ ederlerdi;
"Ezhib''l be''se Rabbin''nasi esfi ve entes''safi la sifae illa sifauke , sifaen la yügadiru sekama"
(Bu hastaligi gider ey insanlarin Rabbi! Sifâ ver, çünkü sifâ verici sensin. Senin verecegin sifâdan baska sifâ yoktur. Öyle sifâ ver ki hiç bir hastalik birakmasin)
Allahim bana vermis oldugun bu hastalik sana sukur vesilemdir ..Hicbir kuluna dayanamayacagi yuku yuklemezsin, Bana ve ummeti muhammede de sifalar nasip eyle yarabbim
Amin
"Ezhib''l be''se Rabbin''nasi esfi ve entes''safi la sifae illa sifauke , sifaen la yügadiru sekama"
(Bu hastaligi gider ey insanlarin Rabbi! Sifâ ver, çünkü sifâ verici sensin. Senin verecegin sifâdan baska sifâ yoktur. Öyle sifâ ver ki hiç bir hastalik birakmasin)
Allahim bana vermis oldugun bu hastalik sana sukur vesilemdir ..Hicbir kuluna dayanamayacagi yuku yuklemezsin, Bana ve ummeti muhammede de sifalar nasip eyle yarabbim
Amin
Kaza Namazı
Kaza NamazıBir namazı vaktinde kılmaya "edâ" vaktinden sonra kılmaya da "kaza" denir. Vaktinde kılınamayan namaza "faite" denir. Çoğulu "fevait"'tir.
Vaktinde kılınmamış olan beş vakit farz namazın kazası farz, vitir namazının kazası ise vacip olur. Kaza edilecek sünnet sayısı azdır. Şöyle ki, bir sabah namazının farzı ile birlikte sünneti de vaktinde kılınamamışsa, o günün, güneşin doğmasından 50-55 dakika kadar sonra öğle namazını vaktinden biraz önceye kadar bu sünnet, farz ile beraber kaza edilir. Kuşluk vaktinden önce ve istivadan sonra kaza edilemez. İmam Muhammed'e göre bu sünnet yalnız olarak da vaktinde kılınmamış olsa yine kuşluk vakti ile istiva arasında kaza edilir.
Bir özür olmaksızın namazın kazaya bırakılması büyük günahlardandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Güvene kavuştuğunuz zaman namazı kılın. Çünkü namaz mü'minlere vakitleri belirlenmiş olarak farz kılınmıştır." (en-Nisa, 4/103) Namazı özürsüz kazaya bırakmanın günahı o namazı kaza etmekle kalkmaz, ayrıca tevbe etmek de gerekir.
Meşru bir özür sebebiyle namaz kazaya bırakılabilir. Bu özürler: Düşman korkusu, bir ebenin doğum yapacak kadının başından ayrılması halinde çocuğun veya annesinin öleceğinden korkması bu özürler arasında sayılabilir.
Namazı bilerek ve tembelliği yüzünden kazaya bırakan kimse günahkar olur ve bu namazı kaza etmesi vaciptir.
Kazaya Kalan Namazlar Nasıl Edâ edilir?
Bir namazın eda şekli nasılsa kazası da aynı olur. Mesela seferde iken dört rekatlı bir namazı kaçıran kimse bunları ister seferde isterse asli vatanına döndükten sonra kaza ederken iki rekat olarak kaza eder. İkamet halinde tam olarak kılınması gereken namazları kazaya bırakan kimse de bunları hazarda veya seferde yine tam olarak kaza eder.
Namaz kaza edilirken bir sıra gözetilmesi gerekir mi? Eğer namazı kaza edecek kişi tertip sahibi ise, kaza namazı ile vakit namazı arasındaki sıraya uymak gerekir. Tertip sahibi değilse, bu namazı kaza etmeden diğerlerini kılabilir.
Bir kimsenin tertip sahibi sayılması için altı vakitten fazla namazı kaza kalmamış olmalıdır. Vitir namazı dahil altı vakit namazı kazaya kalınca tertip sahibi olmaktan çıkar.
Bir kimse ne kadar namazının kazaya kalmış olduğunu bilmese, galip olan kanaate göre hareket eder. Eğer böyle bir karara varamazsa, borcundan kurtulduğuna kanaat getirinceye kadar kaza namazı kılması gerekir.
Kaza namazı kılan kimsenin yanında cemaatle vakit namazına başlanırsa, namazını tamamlamadıkça cemaate iştirak edemez.
Kaza namazını evde kılmak daha uygundur. Çünkü bunu açığa vurmak Cenab-ı Hakka karşı bir cür'et sayılır ve başkaları için kötü örnek teşkil edebilir.
Kaza namazları üç kerahet vakti dışında her vakitte kılınabilir. Bunlar: Güneşin doğma, batma ve zeval (güneş tam tepedeyken) vaktidir.
Kaza namazıyla meşgul olmak nafile namazla meşgul olmaktan daha önemlidir. Fakat beş vakte bağlı olan sünnetler müekked olsun gayri müekked olsun bundan müstesnadır. Yani sünnetleri terk ederek, bunların yerine kazaya niyet etmek uygun değildir. Aksine bu sünnetlere niyet edilmesi daha uygundur. Hatta kuşluk ve teheccüd namazı gibi haklarında hadis bulunan namazlar da böyledir. Bunlara da bu şekilde nafile olarak niyet edilmesi evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını tamamlar. Ayrıca bunların telafisi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise belirli vakitleri olmadığı için telafileri mümkündür. Farz namazlarını kazaya bırakarak günaha giren kimsenin, bu günahtan kurtulmak için sünnetleri feda etmesi uygun değildir. Böyle bir kimsenin fazla ibadet yaparak Yüce Allah'ın affına sığınması gerekirken, kendisi için Rasulullah (s.a.)'ın şefaatinin tecellisine vesile olacak bir kısım sünnetleri, nafileleri terk etmesi nasıl uygun olabilir? Hem farzları kazaya bırakmak hem de vakit namazlarını sünnetten tecrit etmek iki kat kusur olmaz mı? Fetvaya esas olan görüş budur. Bu görüş Ömer Nasuhi BİLMEN Merhuma aittir. Kaynak: Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN, Delilleriyle İslam İlmihali s.,388-393.
Vaktinde kılınmamış olan beş vakit farz namazın kazası farz, vitir namazının kazası ise vacip olur. Kaza edilecek sünnet sayısı azdır. Şöyle ki, bir sabah namazının farzı ile birlikte sünneti de vaktinde kılınamamışsa, o günün, güneşin doğmasından 50-55 dakika kadar sonra öğle namazını vaktinden biraz önceye kadar bu sünnet, farz ile beraber kaza edilir. Kuşluk vaktinden önce ve istivadan sonra kaza edilemez. İmam Muhammed'e göre bu sünnet yalnız olarak da vaktinde kılınmamış olsa yine kuşluk vakti ile istiva arasında kaza edilir.
Bir özür olmaksızın namazın kazaya bırakılması büyük günahlardandır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: "Güvene kavuştuğunuz zaman namazı kılın. Çünkü namaz mü'minlere vakitleri belirlenmiş olarak farz kılınmıştır." (en-Nisa, 4/103) Namazı özürsüz kazaya bırakmanın günahı o namazı kaza etmekle kalkmaz, ayrıca tevbe etmek de gerekir.
Meşru bir özür sebebiyle namaz kazaya bırakılabilir. Bu özürler: Düşman korkusu, bir ebenin doğum yapacak kadının başından ayrılması halinde çocuğun veya annesinin öleceğinden korkması bu özürler arasında sayılabilir.
Namazı bilerek ve tembelliği yüzünden kazaya bırakan kimse günahkar olur ve bu namazı kaza etmesi vaciptir.
Kazaya Kalan Namazlar Nasıl Edâ edilir?
Bir namazın eda şekli nasılsa kazası da aynı olur. Mesela seferde iken dört rekatlı bir namazı kaçıran kimse bunları ister seferde isterse asli vatanına döndükten sonra kaza ederken iki rekat olarak kaza eder. İkamet halinde tam olarak kılınması gereken namazları kazaya bırakan kimse de bunları hazarda veya seferde yine tam olarak kaza eder.
Namaz kaza edilirken bir sıra gözetilmesi gerekir mi? Eğer namazı kaza edecek kişi tertip sahibi ise, kaza namazı ile vakit namazı arasındaki sıraya uymak gerekir. Tertip sahibi değilse, bu namazı kaza etmeden diğerlerini kılabilir.
Bir kimsenin tertip sahibi sayılması için altı vakitten fazla namazı kaza kalmamış olmalıdır. Vitir namazı dahil altı vakit namazı kazaya kalınca tertip sahibi olmaktan çıkar.
Bir kimse ne kadar namazının kazaya kalmış olduğunu bilmese, galip olan kanaate göre hareket eder. Eğer böyle bir karara varamazsa, borcundan kurtulduğuna kanaat getirinceye kadar kaza namazı kılması gerekir.
Kaza namazı kılan kimsenin yanında cemaatle vakit namazına başlanırsa, namazını tamamlamadıkça cemaate iştirak edemez.
Kaza namazını evde kılmak daha uygundur. Çünkü bunu açığa vurmak Cenab-ı Hakka karşı bir cür'et sayılır ve başkaları için kötü örnek teşkil edebilir.
Kaza namazları üç kerahet vakti dışında her vakitte kılınabilir. Bunlar: Güneşin doğma, batma ve zeval (güneş tam tepedeyken) vaktidir.
Kaza namazıyla meşgul olmak nafile namazla meşgul olmaktan daha önemlidir. Fakat beş vakte bağlı olan sünnetler müekked olsun gayri müekked olsun bundan müstesnadır. Yani sünnetleri terk ederek, bunların yerine kazaya niyet etmek uygun değildir. Aksine bu sünnetlere niyet edilmesi daha uygundur. Hatta kuşluk ve teheccüd namazı gibi haklarında hadis bulunan namazlar da böyledir. Bunlara da bu şekilde nafile olarak niyet edilmesi evlâdır. Çünkü bu sünnetler farz namazlarını tamamlar. Ayrıca bunların telafisi mümkün değildir. Kaza namazlarının ise belirli vakitleri olmadığı için telafileri mümkündür. Farz namazlarını kazaya bırakarak günaha giren kimsenin, bu günahtan kurtulmak için sünnetleri feda etmesi uygun değildir. Böyle bir kimsenin fazla ibadet yaparak Yüce Allah'ın affına sığınması gerekirken, kendisi için Rasulullah (s.a.)'ın şefaatinin tecellisine vesile olacak bir kısım sünnetleri, nafileleri terk etmesi nasıl uygun olabilir? Hem farzları kazaya bırakmak hem de vakit namazlarını sünnetten tecrit etmek iki kat kusur olmaz mı? Fetvaya esas olan görüş budur. Bu görüş Ömer Nasuhi BİLMEN Merhuma aittir. Kaynak: Prof. Dr. Hamdi DÖNDÜREN, Delilleriyle İslam İlmihali s.,388-393.
EFENDİMİZ ALEYHİSSELAMIN SON ANLARI
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)in son sözü, "namaz" oldu...
Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edeceği gün sabah vakti,
kendisinde bir hafiflik görüldü.
Yanındakiler sevinerek, iyidir diye ayrılıp işlerine gittiler.
Yanında yalnız kadınlar kaldı.
Böyle ümitle ferahlık arasında iken Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem);
– Kadınlar çıksın, bu melek yanıma girmek istiyor, dedi.
Herkes çıktı, yalnız Hz. Aişe kalmıştı.
Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) başı onun kucağındaydı.
Meleği karşılamak üzere Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)oturdu.
O da evin bir köşesine çekilmişti.
Bir müddet melekle konuştuktan sonra tekrar Âişe Validemizi çağırdı ve başını onun kucağına koydu. Kadınlara da içeri girmelerini söyledi. Hz. Aişe, Resul-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem);
– Bu melek, Hz. Cebrail (aleyhisselam)a benzemiyordu, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
– Evet, ya Aişe, bu, ölüm meleği idi.
Bana geldi ve “Allahu Teâlâ beni sana gönderdi ve iznin olmadan yanına girmememi emretti.
İzin vermezsen geri dönerim, izin verirsen girerim.
Ve yine sen müsaade etmeden ruhunu almamamı bana emretti.
Emrin nedir?” diye sordu.
Ben de kendisine “Cebrail gelinceye kadar benden uzaklaş” dedim.
İşte şimdi Cebrail’in gelme saatidir.
Hz. Aişe (r.a.) bunun üzerine, “Ne bir fikir yürütecek ne de bir cevaba muktedir olacak durumda idik.
Büyük bir felâketle karşılaşmış olarak dehşet içinde kaldık.
İşin önemine binaen kimsenin ağzından ses çıkmıyor, ehl-i beyt dehşet içinde bekliyordu.
Tam bu sırada Hz. Cebrail’in (aleyhisselam) kapıya geldiğini anladım. Selâm verdi, kadınlar çıktı.
Hz. Cebrail (aleyhisselam) girdi ve Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) e:
– Allah Teâlâ’nın sana selâmı vardır, kendini nasıl bulduğunu sana soruyor.
Şüphesiz O, senin nasıl olduğunu daha iyi bilir,
ancak senin kerem ve şerefini artırmayı ve ümmetin arasında örnek olmayı kast etmiştir, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
– Kendimi sancılar içinde buluyorum, dedi. Hz. Cebrail de (aleyhisselam):
– Sana müjde olsun! Allah Teâlâ seni vaat ettiği mevkilere yükseltmek için bu acı ve sancıları sana vermiştir, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem);
– Ey Cebrail, ölüm meleği yanıma girmek için izin istedi, dedi ve olayı anlattı.
Hz. Cebrail (aleyhisselam):
– Ya Resulallah, Rabbin sana müştaktır, senden başka hiç kimseden böyle bir müsaade istememiş ve istemeyecektir.
Allah Teâlâ böylece senin şerefini tamamlamak istiyor, dedi.
Resul-i Ekrem(sallallahu aleyhi ve sellem) :
– O hâlde Azrail gelinceye kadar ayrılma, dedi.
Kadınların içeri girmesine izin verildi. Resul-i Ekrem, Hz. Fâtıma’ya:
— Yaklaş, diye buyurdu. Hz. Fatıma Resul-ü Ekrem’e doğru eğildi.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona gizlice bir şeyler söyledi ve gözleri yaşlı olarak başını kaldırdı. Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tekrar Hz. Fatıma’ya:
– Yaklaş, diye buyurdu. Bu defa da kulağına bir şeyler fısıldadı ve Hz. Fatıma (r.a.) gülümseyerek başını kaldırdı.
Tabii bu durum, Hz. Aişe başta olmak üzere odadaki kadınları meraklandırdı.
Hz. Aişe (r.a.) sonra bir fırsatında Hz. Fatıma’ya bu durumu sordu. O da:
– Birinci seferinde Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, “Ben bugün ölüyorum” diye buyurdu ve ona ağladım.
İkinci seferinde, “Ben Allah’a dua ettim; ehl-i beytimden ilk olarak seni bana ulaştırmasını ve seni benimle bir arada bulundurmasını istedim” şeklinde buyurdu, buna da güldüm, dedi v
e oğullarını kendisine çekerek başlarını kokladı.
Tam bu sırada ölüm meleği geldi, selâm verdi ve içeri girmek için izin istedi.
İzin verildi, içeri girdi ve:
– Ya Muhammed, ne emrediyorsun, diye sordu. Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
– Şu anda beni Rabbime ulaştır, buyurdu.
Hz. Azrail de (a.s.):
– Olur, seni bugün Rabbine ulaştırırım, çünkü Rabbin sana müştaktır.
Senin dışında hiç kimse hakkında böyle bir tereddüde meydan vermedi.
Senden başka kimseden izin almamı emretmedi.
Fakat senin saatin yakındır, dedi ve ayrıldı.
Bu sırada Hz. Cebrail (a.s.) gelerek selâm verdi ve:
– Vahiy dürüldüğü gibi dünya da benim için dürülmüş oldu.
Artık ne dünyanın bende bir ihtiyacı ve ne de benim dünyada bir ihtiyacım kaldı.
Bu, benim yeryüzüne son inişimdir, dedi.
Kimsenin ses çıkaracak durumu yoktu.
Hz. Aişe, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek başını göğsü arasına aldı ve Efendimiz(sallallahu aleyhi ve sellem)'in göğsünü tuttu.
Bu sırada Efendimiz kısa bir baygınlık geçirdi.
Sonra alnından inci tanesi gibi terler akmaya başladı.
Hz. Aişe terini sildi ve şöyle dedi:
– Böyle güzel koku hiç almış değilim. Sonra ayılınca:
– Anam babam sana feda olsun, bu terler ne idi, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
– Mü’minin ruhu ter ile, kâfirin ruhu ise merkebin canı gibi ağız ve burun deliklerinden çıkar, buyurdu.
İşte ancak o zaman Hz. Aişe ve yanındaki kadınların aklı başına gelmişti,
korku dolu bir halde hemen erkekleri çağırdılar.
İlk gelen erkek, Hz. Aişe’nin babasının ona gönderdiği, kardeşi Abdurrahman’dı.
Ne yazık ki o bile Resul-i Ekrem’in hayatına yetişememişti.
Allah Teâlâ, Cebrail ve Mikail’i görevlendirdiği için vazifeyi onlar üzerlerine almışlardı da hiçbir erkek ölümü ânında yanında bulunamamıştı.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)kendinden geçip baygınlık geçirdiği sırada da, sanki “Hangisini tercih ediyorsun?”
diye bir muhayyerlik içinde, “Hayır, Refik-i Â’lâ’yı istiyorum” buyurmuştu.
Dili açıldığı ve baygınlığı geçtiği vakit kadınlara döndü:
– Namaz, namaz;
zira siz namaza devam ettiğiniz müddetçe dine bağlısınız.
Onun için hepiniz namaza devam ediniz, buyurdu
ve “namaz, namaz” diye diye ruhunu teslim etti.
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun."
(Tövbe, 119)
Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefat edeceği gün sabah vakti,
kendisinde bir hafiflik görüldü.
Yanındakiler sevinerek, iyidir diye ayrılıp işlerine gittiler.
Yanında yalnız kadınlar kaldı.
Böyle ümitle ferahlık arasında iken Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem);
– Kadınlar çıksın, bu melek yanıma girmek istiyor, dedi.
Herkes çıktı, yalnız Hz. Aişe kalmıştı.
Resul-i Ekrem’in (sallallahu aleyhi ve sellem) başı onun kucağındaydı.
Meleği karşılamak üzere Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)oturdu.
O da evin bir köşesine çekilmişti.
Bir müddet melekle konuştuktan sonra tekrar Âişe Validemizi çağırdı ve başını onun kucağına koydu. Kadınlara da içeri girmelerini söyledi. Hz. Aişe, Resul-i Ekrem’e (sallallahu aleyhi ve sellem);
– Bu melek, Hz. Cebrail (aleyhisselam)a benzemiyordu, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurdu:
– Evet, ya Aişe, bu, ölüm meleği idi.
Bana geldi ve “Allahu Teâlâ beni sana gönderdi ve iznin olmadan yanına girmememi emretti.
İzin vermezsen geri dönerim, izin verirsen girerim.
Ve yine sen müsaade etmeden ruhunu almamamı bana emretti.
Emrin nedir?” diye sordu.
Ben de kendisine “Cebrail gelinceye kadar benden uzaklaş” dedim.
İşte şimdi Cebrail’in gelme saatidir.
Hz. Aişe (r.a.) bunun üzerine, “Ne bir fikir yürütecek ne de bir cevaba muktedir olacak durumda idik.
Büyük bir felâketle karşılaşmış olarak dehşet içinde kaldık.
İşin önemine binaen kimsenin ağzından ses çıkmıyor, ehl-i beyt dehşet içinde bekliyordu.
Tam bu sırada Hz. Cebrail’in (aleyhisselam) kapıya geldiğini anladım. Selâm verdi, kadınlar çıktı.
Hz. Cebrail (aleyhisselam) girdi ve Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) e:
– Allah Teâlâ’nın sana selâmı vardır, kendini nasıl bulduğunu sana soruyor.
Şüphesiz O, senin nasıl olduğunu daha iyi bilir,
ancak senin kerem ve şerefini artırmayı ve ümmetin arasında örnek olmayı kast etmiştir, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
– Kendimi sancılar içinde buluyorum, dedi. Hz. Cebrail de (aleyhisselam):
– Sana müjde olsun! Allah Teâlâ seni vaat ettiği mevkilere yükseltmek için bu acı ve sancıları sana vermiştir, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem);
– Ey Cebrail, ölüm meleği yanıma girmek için izin istedi, dedi ve olayı anlattı.
Hz. Cebrail (aleyhisselam):
– Ya Resulallah, Rabbin sana müştaktır, senden başka hiç kimseden böyle bir müsaade istememiş ve istemeyecektir.
Allah Teâlâ böylece senin şerefini tamamlamak istiyor, dedi.
Resul-i Ekrem(sallallahu aleyhi ve sellem) :
– O hâlde Azrail gelinceye kadar ayrılma, dedi.
Kadınların içeri girmesine izin verildi. Resul-i Ekrem, Hz. Fâtıma’ya:
— Yaklaş, diye buyurdu. Hz. Fatıma Resul-ü Ekrem’e doğru eğildi.
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ona gizlice bir şeyler söyledi ve gözleri yaşlı olarak başını kaldırdı. Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) tekrar Hz. Fatıma’ya:
– Yaklaş, diye buyurdu. Bu defa da kulağına bir şeyler fısıldadı ve Hz. Fatıma (r.a.) gülümseyerek başını kaldırdı.
Tabii bu durum, Hz. Aişe başta olmak üzere odadaki kadınları meraklandırdı.
Hz. Aişe (r.a.) sonra bir fırsatında Hz. Fatıma’ya bu durumu sordu. O da:
– Birinci seferinde Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) bana, “Ben bugün ölüyorum” diye buyurdu ve ona ağladım.
İkinci seferinde, “Ben Allah’a dua ettim; ehl-i beytimden ilk olarak seni bana ulaştırmasını ve seni benimle bir arada bulundurmasını istedim” şeklinde buyurdu, buna da güldüm, dedi v
e oğullarını kendisine çekerek başlarını kokladı.
Tam bu sırada ölüm meleği geldi, selâm verdi ve içeri girmek için izin istedi.
İzin verildi, içeri girdi ve:
– Ya Muhammed, ne emrediyorsun, diye sordu. Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
– Şu anda beni Rabbime ulaştır, buyurdu.
Hz. Azrail de (a.s.):
– Olur, seni bugün Rabbine ulaştırırım, çünkü Rabbin sana müştaktır.
Senin dışında hiç kimse hakkında böyle bir tereddüde meydan vermedi.
Senden başka kimseden izin almamı emretmedi.
Fakat senin saatin yakındır, dedi ve ayrıldı.
Bu sırada Hz. Cebrail (a.s.) gelerek selâm verdi ve:
– Vahiy dürüldüğü gibi dünya da benim için dürülmüş oldu.
Artık ne dünyanın bende bir ihtiyacı ve ne de benim dünyada bir ihtiyacım kaldı.
Bu, benim yeryüzüne son inişimdir, dedi.
Kimsenin ses çıkaracak durumu yoktu.
Hz. Aişe, Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek başını göğsü arasına aldı ve Efendimiz(sallallahu aleyhi ve sellem)'in göğsünü tuttu.
Bu sırada Efendimiz kısa bir baygınlık geçirdi.
Sonra alnından inci tanesi gibi terler akmaya başladı.
Hz. Aişe terini sildi ve şöyle dedi:
– Böyle güzel koku hiç almış değilim. Sonra ayılınca:
– Anam babam sana feda olsun, bu terler ne idi, dedi.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)
– Mü’minin ruhu ter ile, kâfirin ruhu ise merkebin canı gibi ağız ve burun deliklerinden çıkar, buyurdu.
İşte ancak o zaman Hz. Aişe ve yanındaki kadınların aklı başına gelmişti,
korku dolu bir halde hemen erkekleri çağırdılar.
İlk gelen erkek, Hz. Aişe’nin babasının ona gönderdiği, kardeşi Abdurrahman’dı.
Ne yazık ki o bile Resul-i Ekrem’in hayatına yetişememişti.
Allah Teâlâ, Cebrail ve Mikail’i görevlendirdiği için vazifeyi onlar üzerlerine almışlardı da hiçbir erkek ölümü ânında yanında bulunamamıştı.
Resul-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem)kendinden geçip baygınlık geçirdiği sırada da, sanki “Hangisini tercih ediyorsun?”
diye bir muhayyerlik içinde, “Hayır, Refik-i Â’lâ’yı istiyorum” buyurmuştu.
Dili açıldığı ve baygınlığı geçtiği vakit kadınlara döndü:
– Namaz, namaz;
zira siz namaza devam ettiğiniz müddetçe dine bağlısınız.
Onun için hepiniz namaza devam ediniz, buyurdu
ve “namaz, namaz” diye diye ruhunu teslim etti.
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadıklarla beraber olun."
(Tövbe, 119)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
